Yaktın Beni Bolavadın Hasırı Gibi
Çocuktum henüz… Babamın o dönem gözüme devasa görünen kütüphanesine dadanmış, tozlu raflar arasında kendime dünyalar arıyordum. İşte o arayışların birinde rastladım o kitaba. Bir tiyatro eseriydi: “Çatallı Köy”. Kapağında Ali Yürük yazıyordu. Emirdağlıymış yazar; hemşehrimiz sayılır… Babam, belki sırf bu toprağın kokusunu taşıyor diye, belki de TRT’de senaristlik yapan bu hemşehrisine gizli bir destek olma arzusuyla alıp koymuştu o kitabı rafa.
Merakla sayfalarını çevirdim, okudum. Kitabın tam finalinde, ruhuma çivi gibi çakılan o son cümle beni günlerce esir aldı:
“Yaktın beni Bolavadın hasırı gibi!”
O yaşta bir çocuk için bu cümle neden bu kadar büyülüydü? Belki de ilk kez matbu bir eserde, büyüklerin dilinden düşmeyen o uzak memleketin, Bolvadin’in adını görmüştüm. Benzetme de hafife alınacak gibi değildi hani; biliriz Bolvadin’in hasırını, kurudur, bir tutuştu mu cayır cayır, fena yanar… O gün çocuk aklımla o feryadın derinliğini tam kavrayamamış olabilirim. Meğer anlamak için, bizzat yanmak gerekiyormuş.
Yaktın beni Bolavadın hasırı gibi Mustafa… İçten içe, için için yaktın.
Biz Bolvadinliyiz. Öyle lafta değil; kökümüz, genetiğimiz, annem, babam, yedi sülalemiz yüzde yüz Bolvadinli. Gel gör ki ben Ankara’da doğdum, Adapazarı’nın sokaklarında büyüdüm. Pasaportumda, nüfus cüzdanımda yazan o topraklarda hiçbir zaman uzun uzadıya yaşayamadım. Düğünlerde oynamaya, bayramlarda el öpmeye gittik elbet; acı günlerde cenazelerimizi o toprağa sırlamaya uğradık. Gitmelerimiz hep telaşlı, dönmelerimiz hep erkendi.
Bu yüzden memleketin çevresini, o saklı güzelliklerini hiç gezemedim. Bolvadin demek, hemen yanı başındaki azametli Emirdağ demektir aslında. İsmi Emirdağ’dır ama kalbi Bolvadin sınırlarında atar. O dağın eteklerine serpilmiş köyleri, gizemli Kemerkaya mağaralarını, bir aynayı andıran Eber Gölü’nü ve onun tam karşısında göğe kafa tutan Sultan Dağları’nı hep uzaktan seyrettim. Buraların müthiş, büyüleyici yerler olduğunu bilirdim bilmesine de bir kez olsun gidip de o toprağa dokunamadım.
Peki nereden mi biliyordum o dağların, o göllerin bu kadar masalsı olduğunu?
Mustafa anlattı çünkü… O karış karış gezdi, o gördü… Onun coşkulu dilinden öğrendim memleketimin dağlarını.
Kader bu ya, ben Bolvadinliyim ama hayat arkadaşım, hanım Beyşehirli. Oraya da yolumuz düştü defalarca, fakat yine usulen gidip geldik, etrafını, doğasını kana kana gezemedik. İlginçtir, Beyşehir’in o saklı cennet köşelerini de bana yine Mustafa anlattı. Meşhur Eşrefoğlu Camii’ne yolum düştü çokça ama. Mustafa da çok severdi orayı, ne zaman oraya gitse, o ahşap direklerin kokusunu içine çekse hemen beni arardı. Sesindeki o huzuru uzağımdan bile hissederdim.
Geçenlerde, yine Beyşehir’e düşmüş yolu. Ama bu sefer beni aramadı. “Belki” dedim kendi kendime, “Henüz Eşrefoğlu Camii’ne uğramamıştır, ondandır…” Telefonum çalmadı ama acı haber, bir kurşun gibi delip geçti mesafeleri. Beyşehir Devlet Hastanesi’nden bahsettiler önce. Kulaklarıma inanamadım, konduramadım ona. Yani neresinden baksan olmuyordu, olmamalıydı, bir hata olmalıydı. Fakat detaylar gelmeye başladıkça, dünya başıma yıkıldı. Çaresizlik boğazıma düğümlendi, nefessiz kaldım.
Meraklıydı benim Mustafam, tam bir malumatfuruştu. Her şeyi bilir, bildiğini de öyle bir tatlı, öyle bir güzel anlatırdı ki dinlemeye doyamazdın. “Emin abi,” derdi o kadife sesiyle, “Şimdi bu pil mevzusu çok enteresan…” Sonra başlardı anlatmaya: “Biz Hatem Hoca ile çalışıyoruz, şöyle şöyle işler yapıyoruz abi…” Ülkemizi adım adım, karış karış gezmişti. Sadece herkesin bildiği o büyük ana yolları değil; haritalarda görünmeyen şose yolları, kimsenin ayak basmadığı patikaları bile ezbere bilirdi. “Emin abi,” derdi, “Şimdi bu nemrut dağında kelleler filan var, Adıyaman’da, herkes oraya gidiyor, turistler filan. Bir de Nemrut krater gölü var. Tatvan’da. Çok güzel…” İlgi alanı derya denizdi; elektronik, coğrafya, tarih, müzik ya da sosyoloji… Günümüz gençleri gibi kendini dar kalıplara hapsetmezdi. “Ben sayısalcıyım abi” ya da “Biz sözelciyiz üstad” deyip sıyrılmazdı işin içinden. Çok yönlü bir entelektüeldi. Böyle tatlı tatlı, tane tane, zihnimize kazıyarak anlatırdı. Biz Mustafa’ya sorardık.
Şimdi yine sana soruyorum Mustafam. Anlat bana… Ölmek nasıl bir şey? Rüyama gir de anlat bana. Yine “Emin abi…” diye başla söze. “Yani Müslüman insanlarız, ölümü gözümüzde çok büyütmemek lazım abi. Esas bu dünyaya, fani olanlara dikkat etmeli… Sınav sizin tarafta devam ediyor abi” de bana.
Ah Mustafam… Gitmeden önce bir haber verebilmek gibi bir durum olabilseydi, telefon açıp “Abi ben gidiyorum artık, var mı bir diyeceğin?” deseydin, “Güle güle git Mustafa. Zahid Abi’yi bul mutlaka” derdim, “Ona bizden çok selam söyle.”
Günün birinde bana da emrihak vaki olduğunda, o ebedi tarafa geçince ilk işim yine seni arayıp bulmak olur mümkün olursa. Mustafa benden önce gitti, oraların da usulünü, yolunu yordamını çoktan öğrenmiştir nasılsa. Her zaman yaptığın gibi yine rehberlik edersin bizlere.
Oraları da gez Mustafam… Şimdiden her yerini öğren. Havz-ı Kevser nerededir, cennet ırmakları nereden, nasıl akar… Hepsini aklında tut.
Çünkü zamanı geldiğinde, ben yine senin o tatlı sesinden dinleyebilmeyi çok istiyorum.
Yaktın beni Bolavadın hasırı gibi Mustafam…
Mehmet Emin Kelekçi
